5.10.06

Audiohead, Radioslave

Tam, "o kadar dinlersen olacağı buydu, her şey birbirine girdi" diye bir giriş yapmayı düşünürken, şeytan dürttü ve yaptığım arama sonucunda Audiohead'in de, Radioslave'in de ilk kez benim tarafımdan düşünülmediğini gördüm, bu da böyle bir anektod olsun.

Konuyu fazla dağıtmadan söyleyeceklerimize gelelim. Bu kadar dinlemeye maruz kalan albümler Thom Yorke'un Eraser'ıyla Audioslave'in Revelations'udur efendim. Eraser'dan başlayacak ve malumu ilan etmeyecek olursak; "Thom yine laptopla depreşmiş hanım" diye anlatmamız gerekir. Zira Radiohead ile ilgili biriyseniz zaten çoktan Eraser'ın yine elektronik altyapılı parçalardan oluştuğundan, ne kadar çok Kid A'ya benzediğinden, hatta acilen gitarlı birşeyler yapmazsa Thom'u linç edeceğinden bahseden bir çok yazıya rastlamışsınızdır. Şahsen hazzetmediğim sürekli tekrarlayan bir arkaplana sahip parçalara sahip olsa da Harrowdown Hill, Eraser, Anaylse gibi parçalarla kendini dinletmeyi bildi Thom. Esas bahsetmek istediğim konuysa Harrowdown Hill. Thom'un silah denetçisi David Kelly'nin ölü bulunması ile ilgili yazdığı şarkı, politik yönüyle çıkar çıkmaz konuşulmuştu. "Yazdığım en öfkeli şarkı" kısmı biraz abartı gelmişti başta ama sonunda Thom'a ulaşmayı başardım (?) ve farkettim ki gizli bir isyan elebaşı olmuş Thom bu şarkıda. Şöyle ki:

we think the same things at the same time / Aynı şeyleri aynı anda düşündük
we just can’t do anything about it / Ama elimizden bir şey gelmez

Diye bir yandan ne kadar çaresiz olduğumuzu düşündüğümüzü bildiğini anlatırken, diğer yandan;

we think the same things at the same time / Aynı şeyleri aynı anda düşündük
there are so many of us / Bizden öyle çok var ki
oh you can't count / Saymaya gelmez

diyerek bilinçaltımıza birlik olun ey insanlık mesajı göndermekteymiş hin. Son anda farkettim neyse ki. Artık apolitik hayatıma devam edebilirim.

Audioslave'i de biraz geç de olsa 3. albümleri Revelations sayesinde (aslında Kutlu Özmakinacı'nın yere göğe koyamadığı eleştrisi sayesinde) tanıdım. Bir süre dinledikten sonra anladım ki Vokalist Chris Cornell ile Gitarist Tom Morello grubu kurarken aralarında anlaşma yapmışlar, bak aga kimse kimseye karışmasın, gitar istediği soloyu atsın, vokal istediği gibi söylesin, kafamıza göre eğlenelim şurda deyip işe öyle girişmişler işe. One and the same, Sound of a gun ve özellikle Moth gibi parçalarda bir yer geliyor ve yukarıdaki anlaşma devreye girip, gitar bildiğini okurken vokal onu sallamadan devam ediyor, aradaki uzlaşmayı bas gitar sağlıyor. Aslında parçanın girişinde gitar o kadar da ipucu veriyor bize; bak ileride bu melodiyle takılacam ben diye ama yine de o kısım gelince noluyor yahu, bişiler ters sanki dedirtiyor ve o terslik, bas gitarın uyumu sayesinde kulakları tırmalamadan bir fark yaratmayı başarıyor. Bu yüzden mesela 5 kere Moth'u dinleyen biri de bağımlı haline gelip durmadan onu dinlemeye başlıyor. Sonrasında ayıkıp ilk albümleri olan Audioslave'i indirince görüyorsunuz ki grubun diskografisinde hala en iyi albümleri olarak bahsedilen albüm, baştan sona böyle parçalardan oluşuyormuş ve yola da aralarındaki bu anlaşmayla başlamışlar. Her iki albüm de şiddetle tavsiye edilir.

Son olarak:
- Bir İlhan İrem vardı, noldu o?
- Geçen gün konseri vardı ya oğlum.
diyerek bir dönemin bitişini burada belgelemek istiyorum.

20.1.06

Şile'de Özgürlük



Aslında daha farklı bir başlık olacaktı. Karlı bir gecede bozuk yolda yapılan gidiş yolculuğu sonrası "Çileye Giderken" şeklinde tasarladığım başlığın Şile'de geçirilen birkaç güzel günden sonra haksızlık olacağına karar verdim ve yukarıdaki son şekline yamulttum. Çok da mühimdi değil mi? Bir giriş lazım işte canım napalım.

Öyle güzeldi, şöyle müthişti diye methetmek de var ama esas ne biliyor musunuz? Süper manzaralı ve sizi hoş karşılayan insanların olduğu şirin bir yer olmasına rağmen, sadece orayı görmeye gittiyseniz iki günden sonra insanı sıkabilecek bir yer, özellikle de kışın, manzara seyretmek yerine sert ve soğuk rüzgardan gözünüzü bile açamadığınızda. Ama eğer beraber vakit geçirmekten hoşlandığınız birisiyle gittiyseniz o zaman muhabbetinize harika bir fon olabiliyor ki tecrübe edilmiştir anlaşılacağı üzere.

Gidince yapılması gerekenlerin en üst listesine Şile fenerinin görülmesini koyabiliriz rahatlıkla. Türkiyenin en büyük (mü desem, kuvvetli mi desem, ne desem bilemedim şimdi) feneri burada bulunuyor efenim. Görüşün açık olduğu gecelerde, fener ışığının 20 mil mesafeden görüldüğü şeklinde bir bilgi kalmış aklımda fener binasının girişindeki tabeladan, artık ne kadar faydalı olursa size. Fenerin yanına gidip bulunduğu noktadan denize bakmak da güzel bir deneyim. Dik kayalıklarla çevrili koyda patlayan ve hiç susmayan dalgalar insanı bir anda sarsıyor. Korkuluklar da pek alçakmış aman dikkat. Bu noktadan biraz daha ilerlerseniz kendinizi Kavala parkında bulursunuz ki o da ayrı güzel bir manzara mekanıdır. Parkın içinde bulunan Kavala cafede renklerine göre isimlendirilmiş masalarda kahvaltı edebilir, yemek yiyebilir, şömine önünde içkinizi içebilirsiniz. Cafe parkın ortasında olduğundan ve etraftaki ağaçlardan dolayı manzaradan çok da iyi faydalanamayabilirsiniz. Kardeşim bir manzara var zaten, onu da göremeyeceksem ne anladım ben bu işten derseniz benim barlar sokağı diye adlandırdığım caddedeki cafelerden birinde de kahvaltı edebilirsiniz. Örneğin tecrübe ettiğimiz Kos Kos Cafede cam kenarına oturduğunuzda kendinizi ortamdan soyutlanmış, sanki boşlukta hissedebilir, kahvaltınıza ayrı bir hava katabilirsiniz.

Akşam yemeğinizi Panorama Restaurant'ın karizmatik sese sahip müzisyeninin ud ve klavye ziyafeti ve tabi yine müthiş manzarası eşliğinde yiyebilirsiniz ki biz öyle yaptık ve lokantadaki tek müşteri olmaktan ve sürekli bize çalınmasından utanmadık değil.

Tabi bunların hiçbirini yapmayıp kahvaltı ve akşam yemeğinin dahil olduğu otel imkanlarıyla tatilinizi geçirebilirsiniz ki biz Kuzeyyıldızı otelin fakir denebilecek sabah kahvaltısı ve işkence tadındaki canlı müziğin eşlik ettiği akşam yemeğinden çok da memnun kalmadığımızdan bunca şeyi anlatma imkanı bulabildik.

Aslında mekan bahane, aşk, meşk şahane diye özetlenebilecek bir konuyu niye bu kadar uzattıkça uzattım diye kendime bir sordum da; benim yazasım gelmiş, özlemişim yahu. Sonuçta yine güzel mi güzel bir tatildi. Değil mi Hicran?